Email :
Şifre :
Şifremi Unuttum ? - Abone Ol
 
 
2014 Ekim Sayısı
 
 
Yeni Dönem Türk Dış Politikasının Politik Ekonomisi DİJİTAL SAYI
 
Mustafa KUTLAY
 
Türk dış politikasında son dönemde, eşyanın tabiatına uygun olarak, maddi çıkarlara uygun bir strateji izleniyor. Bu açıdan bakıldığında ‘ideolojik’ olmak bir yana, hiç olmadığı kadar ‘rasyonel’ bir dış politika paradigmasının benimsendiği görülüyor.
2011 Mayıs Sayısı
 
 
Yeni dönemde Türkiye, dış politikasında ekonomik rasyonaliteyi daha çok ön plana çıkaran, pragmatik bir devlete dönüşüme sürecine girdi. Bir anlamda, ‘ticaret devleti’ haline gelmeye başladı.
 

 

Son dönemde Türkiye’nin sergilediği dış politika aktivizmi ve değişen uluslararası konumu yoğun tartışmaların konusu haline geldi. Geçtiğimiz on yıl boyunca dış politika paradigmasını yenileyen Türkiye, Ahmet Davutoğlu’nun fikir babalığını yaptığı, bir süredir de doğrudan icracılığını üstlendiği ‘komşularla sıfır sorun’ söylemi çerçevesinde komşuluk ve müttefiklik ilişkilerini güncelliyor. “Türkiye için düşman ülke yoktur; sadece dost ve potansiyel dost ülkeler vardır” şiarıyla idealist bir yaklaşımdan yola çıkan Türkiye, bu kapsamda Suriye, İran, Ermenistan, Yunanistan gibi problemli ilişkiler yaşadığı komşularıyla ilişkilerini düzeltmek konusunda proaktif bir tutum takındı. Ayrıca Suriye-İsrail, İsrail-Filistin gibi kangren olmuş bölgesel ihtilaflarda arabulucu rolü oynamak konusunda ön plana çıktı.

 

“Çok-boyutlu ve çok-düzlemli” dış politika üzerine son yıllarda onlarca analiz yapıldı, makale yayınlandı. Özellikle 2009’da Davos’ta Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı’na tepki göstererek oturumu terk etmesiyle başlayan, alçak koltuk ve Mavi Marmara krizleri ile zirveye ulaşan Türkiye-İsrail gerginliğinin ertesinde Türk dış politikasının yönü konusunda uluslararası platformlarda ateşli tartışmalar yapılmaya başlandı. Türkiye’nin İran’a yaptırımlar konusunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Brezilya ile birlikte “hayır” oyu kullanması ise ideoloji yüklü dış politika analistlerine propaganda zemini kazandırdı. Bu süreçte, Batı medyasında, “Türkiye’nin ekseninin kaydığı” ve “İslami ve yeni-Osmanlıcı bir motivasyondan aldığı ilhamla Batı’ya sırt çevirmeye başladığı” yüksek perdeden dile getirilmeye başlandı.

 

Birçok uzmanın “kaba bir tasnif” olarak nitelediği ve hiçbir analitik değeri olmadığı konusunda analistlerin kahir ekseriyetinin ittifak ettiği “eksen kayması” tartışmalarını bir kenara bırakırsak, Türk dış politikasının son dönem dinamiklerini ortaya çıkarmak büyük önem taşıyor. Zira Türkiye, değişen dünyada, kendisini kapsamlı bir şekilde dönüştüren bir ülke olarak, dünyanın en istikrasız bölgesinde ‘istikrar havzası’ yaratmak gibi kapsamlı bir ideal ekseninde dış politikasını yeniden yapılandırıyor. Peki, son dönem Türk dış politikasının itici gücü nedir? Hangi dinamikler Türkiye’nin bölgesinde aktif bir rol oynamasını kolaylaştırıyor? Türk dış politikasındaki bu dönüşüm niçin daha önce ya da sonra değil de şimdi yaşanıyor?

 

 

Proaktif Dış Politikanın Dinamikleri: Farklı Yaklaşımlar

 

Son dönemde Türk dış politikasının daha aktif bir şekilde komşu coğrafyalara odaklanmasına ilişkin ilk izah denemesini ‘güvenlik temelli’ yaklaşımların oluşturduğu söylenebilir. Bu bakış açısına göre Türkiye, iki kutuplu dünyanın çözülmesi ve sistemin çok kutupluluğa doğru evrilmesi sürecinde değişen güvenlik paradigmasına kendini adapte etmeye çalışıyor. Zira Sovyetlerin çözülmesini müteakip Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya gibi Türkiye’nin civar coğrafyasında yaşanan ‘güç boşluğu’ ve yeni aktörlerin ortaya çıkmasına paralel oluşan ‘güç kaymalarında’ Türkiye yeniden pozisyon almaya çalışıyor.

 

Soğuk Savaş’ın ‘Batı ve diğerleri’ dikotomisine dayanan güvenlik anlayışının çökmesiyle Ankara, inisiyatif alarak, bölgesel güvenlik havzaları oluşturmanın çabası içine girdi. Bu bakış açısına göre Türkiye, ünlü siyaset bilimci Karl Deutsch’un tabiriyle, bölgesel bir “güvenlik topluluğu” inşa etmeye gayret ettiğinden aktif ikili ilişkiler ve arabuluculuk faaliyetleriyle komşu coğrafyalardaki ‘güç boşluğunu’ kendi lehine doldurmaya çalışıyor.

 

Türk dış politika aktivizminin dinamiklerine ilişkin ikinci izahı ise ‘kimlik temelli’ yaklaşımların oluşturduğu söylenebilir. Buna göre Türkiye, mevcut iktidar kadrolarının dünya görüşüne paralel bir şekilde Ortadoğu ülkeleri ile daha yakın bir diyalog içerisine girmeye başlamış, Türk dış politikasının daha önce sarsılmaz bir şekilde vurgu yaptığı ‘Batılı kimlik’ algılarını gevşetmeyi tercih etmiştir. Bu nedenle de Batı ile ilişkileri ikinci plana atarken, “İslam dünyası” ile ilişkilerini hızla iyileştirme yoluna gitmiştir. Değişik versiyonları olmakla birlikte ‘kimlik temelli’ yaklaşımların izah edemediği nokta, Türkiye’nin son dönemde Sırbistan, Yunanistan, Gürcistan ve Rusya gibi ülkelerle de ilişkilerini iyileştirme yolunda önemli çaba harcıyor olduğudur. Kaldı ki, yeknesak bir “İslam dünyası” ve bu dünyanın tümünü kuşatan tek bir “kimlik politikasının” mümkün olmadığı da alan bilgisine sahip her araştırmacının kolaylıkla yapabileceği basit bir çıkarımdır.

 

 

 

Farklı Bir İzah Denemesi: Türk Dış Politikasının Politik Ekonomisi

 

Hiç şüphesiz, yukarıdaki yaklaşımlar, Türk dış politikası gibi farklı düzlemlerde ve coğrafyalarda icra edilen bir alana ilişkin önemli izahlar getirmektedir. Hatta bu izahlar, bir şekilde, birbirini tamamlayan bir yapı sergiliyor. Ancak ana akım uluslararası ilişkiler kuramlarından kaynağını alan bu yaklaşımlarda, Türkiye’nin geçirdiği ekonomik dönüşümün ve ortaya çıkan yeni ekonomik aktörlerin dış politika yapım sürecine etkisini sistematik bir şekilde görmek mümkün değil. Dolayısıyla, Türk dış politikasının politik ekonomisi üzerine detaylı bir şekilde eğilmek; ekonominin yeni dönem Türk dış politikasında nasıl ‘pratik el’ haline geldiğinin izahını yapmak gerekiyor.

 

İlk olarak bir tespitle başlayalım: Yeni dönemde Türkiye, dış politikasında ekonomik rasyonaliteyi daha çok ön plana çıkaran, pragmatik bir devlete dönüşüyor. Yani, Richard Rosecrance’ın tabiriyle bir ‘ticaret devleti’ haline gelmeye başlıyor. Bu tespiti temellendirmeden önce cevap verilmesi gereken esas soru şudur: Son on yılda Türk ekonomisi nasıl bir dönüşüm geçirdi ki, ekonominin Türk dış politikasında ‘pratik el’ olarak kullanılması mümkün hale geldi? Ancak bu soruya cevap verildikten sonra, ekonominin hangi kanallardan, ne şekilde Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerinde ‘pratik el’ olarak kullanılmaya başlandığını ortaya koyabiliriz.

 

 

 

‘Krizden Toparlanmaya’ Türk Ekonomisi

 

Türkiye 2001 Şubatında tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşadı. Ekonomi % 7,6 küçüldü; faizler akıl almaz seviyelere sıçradı, devlet borcunu çeviremez hale geldi; finansal sistem ise uçurumun eşiğinde iflas bayrağını çekti. Uzun yıllar sorumsuzca uygulanan maliye politikaları, verimlilikten uzak üretim sektörü ve denetlenmeyen bankacılık sistemi yılların birikmiş faturasını en sonunda kesmişti. Ancak 2001 krizi sadece yıkım değil, gelecek yıllar için reformların yapılmasına yol veren bir ‘fırsat penceresi’ de yarattı. Kemal Derviş ile başlatılan, AK Parti dönemlerinde devam ettirilen ‘siyasi girişimcilik’ ise yeni dönemde açılan fırsat penceresinin heba edilmesine mani oldu. Kriz sonrası dönemde bir yanda sağlam maliye politikaları, diğer yanda sıkı bankacılık düzenlemeleri sayesinde Türk ekonomisi hızlı bir büyüme sürecine girdi. Küresel krizin etkisini hissettirdiği 2009’a kadar kesintisiz bir büyüme hızı yakalayan ülke, krize rağmen 2002-2009 yılları arasında ortalama % 4,5 büyüme kaydetti. 2002-2007 döneminde ise % 6,8’lik kesintisiz büyüme ile Cumhuriyet tarihinin en başarılı performanslarından biri sergilendi. Kamu borç stoku % 60’lardan yaklaşık % 30’lara geriledi. Faiz borçlarının vergi gelirlerine oranı % 86’lardan % 30’lara çekildi ki bu durum vergilerin daha çok altyapı yatırımlarına kanalize edilmesine imkân tanıdı. Bu süreçte en dikkat çekici gelişme ise finansal sistemde yaşandı. Türk bankaları çok kapsamlı bir yeniden yapılanmadan geçerek, ‘gerçek bankacılık’ yapacak konuma geldi. Sistemdeki çürük elmalar ayıklanınca, 1990’ların sonlarında 81 olan banka sayısı 49’a kadar geriledi. Bankalar iç ve dış denetleme mekanizmaları sayesinde “iyi dostlara, kötü krediler” dağıtan kurumlar olmaktan çıktı. Bu sayededir ki küresel kriz tüm dünyayı sarstığında bankalarını kurtarmak zorunda kalmayan nadir ülkelerden biri Türkiye idi. Kriz sonrası dönemde yaşanan iki gelişme ise Türk ekonomisinin sadece istikrar unsuru olmakla kalmayıp aynı zamanda dış politikanın itici gücü olmasını sağladı. Bunlardan ilki Türk finans-kapitalinin kendi içinde geçirdiği dönüşüm, diğeri ise Anadolu sermayesinin hızla görünürlüğünü arttırmasıdır.

 

 

Finansal Kriz ve Ayrışan Türk Sermayesi

 

1990’lar boyunca çok kötü yönetilen kamu maliyesi özel sektör için ‘sağlam bir rant kapısı’ haline gelmişti. Bir ayağı üretimde, diğer ayağı finans sektöründe olan holdingler dışarıdan % 6-7 gibi düşük faiz oranları ile borçlanıyor, ellerine geçen parayı ise çok daha yüksek faiz oranlarıyla (yaklaşık % 40) devlete borç vermek suretiyle ‘kolay para’ kazanıyorlardı. Sürekli borçlanma ihtiyacı içinde olan devlet ise, faiz hassasiyeti olmadan mevcut rantiye sistemini daha da kurumsallaştırıyordu. Asıl kaynağını faiz rantından elde eden bu kesim, sanayi alanında tekstil, imalat gibi düşük katma değerli alanlara odaklanarak, dünyayla rekabetten uzak bir strateji izledi.

 

Bu kesim, 1990’lar boyunca Türkiye’nin politik ekonomisinde hâkim zihniyeti yansıtıyordu. Ancak 2001 krizi bu tarz bir birikim stratejisinin daha fazla sürdürülebilir olmadığını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serdi. Daha da önemlisi, kendisini sadece faiz karlarına bağlamayan, dünya ile entegre olmaya çalışan bir sermaye sınıfı ortaya çıkmaya başladı. Bu sermaye sınıfı devletin yeniden yapılandırılması ve Türk ekonomisinin küreselleşmeye uyum sağlaması yolunda baskılarını zaten her geçen gün arttırıyordu; 2001 krizi ise rekabetten kaçan sermaye fraksiyonunun ekonomi, askeriye ve sivil bürokrasideki son kalelerini de yıkmak adına eşsiz bir imkân sundu. Artık Çukurova Holding (Pamukbank), Yaşar Holding (Yaşarbank), İpek Holding (Etibank) gibi eski yapıyı temsil eden şirketler güç kaybediyor; inisiyatif uluslararasılaşma, Avrupalılaşma, dolayısıyla serbest piyasacı tutum takınan Koç, Sabancı, Doğuş Holding gibi entegrasyonist sermaye fraksiyonunun eline geçiyordu.

 

2001 krizi sonrasında devletin hızla dönüşümü ve Türk sermaye sınıfının uluslararasılaşma yoluyla sermaye birikim stratejisine geçmesi ancak bu sayede mümkün olabilmiştir. Hiç şüphesiz bu durum ekonomiyi dış politika yapım sürecinde ‘pratik el’ olarak yedeğine almak isteyen bürokratik ve siyasi elite de gereken maddi vasatı temin etti.

 

 

Oyunun Yeni Aktörleri: ‘Anadolu Kaplanları’

 

2001 krizi sonrası süreçte en az finans-kapital içindeki yeniden yapılanma kadar öne çıkan diğer bir konu, Anadolu sermayesinin nüfuzunu arttırmış olmasıdır. Anadolu kentlerinin muhafazakâr girişimcilerini simgeleyen ‘Anadolu kaplanları’ ilk kez Turgut Özal zamanında ortaya çıktı. Deneme-yanılma yoluyla uzun bir öğrenme süreci yaşayan Anadolu sermayesi, küçük tezgâhlarını zamanla büyüterek 2000’li yıllarda sadece Anadolu’ya değil, aynı zamanda civar coğrafyalara da mal satmaya başladı. Çünkü artık sermayeleri İstanbul’u, ufukları da Misak-ı Milli sınırlarını aşmıştı. Artan ekonomik gücüne paralel olarak siyasi nüfuzunu da pekleştiren bu sermaye grubu, hedef coğrafyalardaki projelerini destekleyecek siyasi kadrolarla daha kurumsal ve sistematik ilişkiler geliştirme arayışına girdi. Kültürel ve coğrafi yakınlığın etkisiyle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı kendisine ana hedef olarak belirleyen Anadolu kaplanları, iktidarların da ilgisini bu coğrafyaya kaydırmasına imkân tanıyan ‘baskı grupları’ oluşturmaya başladı.

 

Sonuç olarak, 2001 sonrası süreçte hem ana akım finans-kapitalin yeniden yapılanarak entegrasyonist stratejilerin hâkim konuma gelmesi hem de Anadolu sermayesinin yeni bir gündemle Türk politik ekonomisine dâhil olması, ekonominin dış politikada aktif bir unsur haline gelmesini mümkün kıldı. Tam da bu noktada cevabını bekleyen soru şudur: Ekonomi hangi kanallar vasıtasıyla yeni dönem Türk dış politikasının ‘pratik el’i fonksiyonunu icra eder hale geldi?

 

 

‘Ticaret Devleti’nin Yükselişi

 

2001 sonrası süreçte Türk ekonomisinin temellerinin sağlamlaşması, ekonominin dış politikada bir araç olarak kullanılması konusunda maddi vasatı sağladı; ancak şüphe yok ki bu durum tek başına yeterli değildir. Söz konusu maddi vasat yanında, bu gelişmeden istifade etmeye hazır bir ‘stratejik paradigma’ ve bu ikisinin sahada manevra alanı bulmasına imkan tanıyacak bir uluslararası sistemin mevcudiyeti gereklidir. Geçtiğimiz on yıl, bu üç unsurun örtüşmesi açısından Türkiye için ‘fırsat yılları’ olmuştur.

 

Sistem düzeyinde analiz yapılacak olursa, ABD’nin 2001 sonrası süreçte ilk önce Afganistan, daha sonra Irak’ta istediklerini gerçekleştirememesi, ardından küresel sistemin merkezinde çok derin bir ekonomik krizin ortaya çıkması, Türkiye’nin civar coğrafyasındaki ‘sistemik kontrol mekanizmalarını’ gevşetti. Yeni küresel aktörlerin de dünya politik ekonomisinde söz sahibi olmaya başladığı bu geçiş döneminde, Türkiye gibi bölgesel aktörlere daha fazla manevra alanı açıldı. Zihinsel düzeyde ise Ahmet Davutoğlu tarafından formülüze edilen ‘stratejik derinlik’ perspektifi tüm bu değişimleri okuyabilen ve ekonominin sorun çözücü rolünü kavramsal açıdan içselleştirmiş bir entelektüel yapının nefes alabileceği iklim yarattı. Sistemin açtığı ‘fırsat penceresi’, aktörlerin ‘siyasi girişimciliği’ ile bütünleşti. Bu dönemde Türkiye, siyasi açıdan köklü sorunlar yaşadığı ülkeler de dâhil, komşularıyla sorunlarını çözmek için ekonominin araç olarak kullanılması stratejisini kullanmaya başladı. Ekonominin yeni kazanım alanları yaratarak tarafları birbirine yaklaştıracağı, ekonomik kazanımların zamanla siyasi alana da sirayet ederek bugün konuşulamayan sorunları dahi konuşulabilir hale getireceği varsayımından hareket edildi. Bu süreçte ekonomi, üç ayrı kanaldan Türk dış politikasının güdüleyici dinamiği olmuştur.

 

 

 

 

Birinci Kanal: Maddi Çıkarlar

 

Türk iş adamlarının başta Ortadoğu olmak üzere komşu havzalara yönelmesinin ilk nedeni maddi çıkarlardır. 2000’li yıllarda Türkler dünyaya, bu arada komşularına da, daha fazla mal satmaya başladı. 2001 yılında 70 milyar dolar civarında seyreden Türk dış ticareti hızla katlanarak 2010 yılında 300 milyar dolara ulaştı. Hatta krizin etkisinin henüz hissedilmediği 2008 yılında 330 milyar dolar baremini yakalamıştı. Bu süreçte Ortadoğu ve Asya ile olan ticaret de 12,5 milyar dolardan yaklaşık 90 milyar dolara ulaştı. Bu arada Türkiye’nin Ortadoğu ile olan ticareti on yılda beş kattan fazla artış gösterdi. Çünkü ‘sistemin kontrol mekanizmalarının’ gevşediği yeni dönemde Ortadoğu ve Asya’da Türkiye için yeni pazarlar açılıyor, Türk iş adamları ise imkânları değerlendirmek konusunda oldukça mahir davranıyordu. Üstelik bu sefer arkalarında daha önce hiç olmadığı kadar varlığını hissettiren bir devlet bulunuyordu. Deyim yerindeyse, son on yılda Türkiye’nin dış ticareti, dünyadaki ekonomik dönüşüme paralel ‘sessiz bir dönüşümden’ geçti. Bu süreç içerisinde Türkiye’nin geleneksel ticaret ortağı olan AB’nin payı azalırken, Ortadoğu ve Asya’nın rolü hızla arttı. AB’nin Türk dış ticaretindeki payı 2002’deki % 53,6’dan 2010’da % 41,7’ye kadar geriledi. Aynı dönemde Asya’nın payı % 18’den % 30’a; Ortadoğu’nun payı ise % 8,5’ten % 13,2’ye yükseldi. Komşu coğrafyalarda maddi çıkarlar ve somut faydalar elde etmeye başlayan iş adamlarının etkin lobi faaliyetleriyle karar alıcılar üzerinde daha sistemli bir baskı mekanizması kurmaya başladıklarını söylemek yerinde olur.

 

 

Sadece ticari açıdan değil, doğrudan yatırımlar konusunda da son on yılda Türkiye önemli dönüşümler yaşadı. Ülkeye, bu dönemde, tarihinde görülmemiş miktarda doğrudan yabancı yatırım çekildi. 1980-2000 yılları arasında toplamda sadece 10,3 milyar dolar doğrudan yabancı yatırım çekmeyi başarabilen Türkiye, 2002-2010 döneminde 95 milyar dolara yakın doğrudan yabancı yatırıma ev sahipliği yaptı. Daha da önemlisi, Türkiye ilk defa dışarıya kayda değer miktarlarda yatırım yapan bir ülke konumuna dönüştü. 2002-2009 döneminde Türkiye’nin yurt dışındaki doğrudan yatırımları toplamda 11,2 milyar dolara ulaşırken bu yatırımların 3,1 milyar dolarlık kısmı Ortadoğu ve Asya ülkelerine yöneldi. Gayrimenkul sektörü de dâhil edildiğinde çok daha büyük rakamlar ortaya çıkıyordu. Zira Türk inşaat firmaları Rusya’ya 20 milyar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya ise 35,5 milyar dolardan fazla yatırım yapmışlardı. Dolayısıyla Türk iş adamları hem ticaret hem de yatırımlar açısından komşu coğrafyalarda daha görünür hale gelmeye başladıkça, Türk hariciyesinin de bu coğrafyada aktivitesi hızlandı. Kimi zaman ise hariciye mensupları, Cumhurbaşkanı ve Başbakan daha fazla ekonomik çıkar elde etmek konusunda Türk iş adamlarına ön ayak oldu. Tipik bir örnek olarak, bu dönemde Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın gezilerine uçaklar dolusu iş adamı eşlik ederken, Türk Hava Yolları da dış hat sayısını 70’den 133’e çıkarmıştı. Zira THY Genel Müdürü Temel Kotil’in ifadesiyle “Türk işadamlarının isteği” bu yönde gelişmişti. Maddi çıkarların sürüklediği bu yönelim, ideolojik zorlamalardan ziyade eşyanın tabiatı gereği suyun yatağını bulması hadisesidir.

 

 

İkinci Kanal: Çoklu Diyalog Mekanizmaları

 

İş adamlarının dış politikada etkisi arttıkça, ikili ilişkilerde ‘diyalog kanalları’ da artmaya başladı. Çünkü her yeni ekonomik bağ, esasında ilişkiye girilen ülkeler ile yeni pencereler açıyor, ilişkiler siyaset sarkacının istikrarsız salınımından kurtuluyordu. İş çevreleri kendi gündemlerini oluşturdukları için farklı kanallardan toplumlar arası diyalog kurumsallaşmaya başladı. Bir başka deyişle, Türkiye komşu ülkelerle ilişkilerde sadece ana damarlardan ilerlemek yerine bir bakıma kılcal damarlara kadar girmeye başladı. Ekonominin politika yapımında söz söyler hale geldiğinin önemli bir kanıtını Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün gibi ülkelerle kurulan “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyleri” oluşturuyor. Ekonomik elitin de temsil edildiği bu konseyler, tarafların birbirini daha iyi anlaması ve ortak projelerle işbirliğini daha da ilerletmesi için kurumsal zemin oluşturmayı kolaylaştırdı.

 

 

 

Üçüncü Kanal: Değişen Algılar

 

Son tahlilde, artan maddi çıkarlar ve kurumsallaşan çoklu-diyalog mekanizmaları yansımasını yavaş da olsa değişen algılarda bulmaya başladı. Daha önce ‘birbirine düşman iki kardeş’ olan Araplar ve Türkler, şimdi aynı masanın etrafında iş ortağı olarak bulunuyorlardı. Tabi ki Türkiye’nin ekonomi temelli dış politikası yalnızca Arap coğrafyasıyla sınırlandırılamaz; çünkü ekonominin dili diğer coğrafyalarda da Türkiye’nin sıkça kullandığı retorik haline geldi. Rusya, Sırbistan, Yunanistan gibi ülkelerle artan ekonomik bağlar bunun en güzel örneği.

 

Yurdu demir ağlarla örmek konusunda pek başarılı olamayan Ankara, bir bakıma bu eksiğini civar coğrafyayı ekonomik ağlarla örerek gidermeye çalışıyor. Bu noktada ulaşım kolaylığı sağlaması açısından vizelerin kaldırılması ayrı bir stratejik önem taşıyor. Zira uzun yıllar, bir aracı vasıtasıyla birbirini tanımaya çalışmış bölge halkları, ilk defa artan sayıda insanın sınırdan geçmesi sayesinde bir “aracı” kullanmadan birbiri hakkında kanaat oluşturmaya başlamış oldu. Bu sayede, 1990’lar boyunca tehdit ve güvensizlik olan ilişkilerin dili 2000’li yıllarda hızlı bir dönüşüme uğradı. Özellikle, politik bir takım mülahazalar da işin içine girince Arapların % 75’i Türkiye’yi ya “olumlu” ya da “çok olumlu” bir şekilde algılamaya başladı. Bu algı değişiminde Davos çıkışı kilit önemde şüphesiz, ancak bölge ülkelerinde hızla artan Türk ürünlerinin, insanların salonlarına kadar giren Türk dizilerinin, ayrıca vizelerin kaldırılması sayesinde gittikçe artan turistik ziyaretlerin önemi küçümsenmemeli.

 

Ekonomi, algıları değiştirmekte politikadan daha yavaş bir araçtır; ancak kalıcılık ve etki açısından ekonomik bağların rolü politikanın kararsız yapısına göre çok daha güçlüdür. Bu açıdan, Türkiye’nin son dönem dış politikasının belki de en özgün yönlerinden biri siyaset dışı araçlarla siyasi amaçlarını hiç olmadığı kadar senkronize bir şekilde kullanabiliyor oluşudur.

 

 

‘Ticaret Devleti’ Yaklaşımının Sınırları

 

Türkiye’nin dış politikasında ekonomiyi bir araç olarak kullanmaya başlaması, devletlerarası ilişkileri siyaset sarkacının salınımından ibaret bir alan olmaktan kurtarmak yolunda atılmış iyi bir adım. Ancak bu yaklaşım, bir takım kısıtları da bünyesinde barındırıyor. Bölgesel şartlar ve Türk ekonomisinin ulusal özellikleri dikkate alındığında üç temel sınırlılık ön plana çıkmaktadır.

 

 

İstikrarsız bir Bölgede İstikrar Arayışları

 

Türkiye’nin ekonomik bağlarla refah havzası yaratmak istediği coğrafya, dünyanın en istikrarsız bölgelerinden birini teşkil ediyor. Sınır çatışmaları, ülke içi istikrarsızlıklar, dini ve mezhepsel gerilimler, her şeyden önemlisi de küresel jeopolitik mücadelenin merkezi olması nedeniyle Ortadoğu, her an istikrarsızlık üretmeye uygun bir zeminde. Ekonominin bir politik araç olarak sorun çözme kapasitesinin ‘istikrar’ olmadan çok etkili olamayabileceği gerçeği, ‘ticaret devleti’ yaklaşımın ilk sınırını oluşturuyor. Son yaşanan olaylarla birlikte, Türk iş adamlarının Libya’da bir anda tüm kazanımlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalması, bu durumun tipik bir örneği. Dolayısıyla, güvenlik boyutunun işlememesi durumunda Türkiye’nin yeni dış politika paradigmasının ekonomik ayağı hiç umulmadık darbeler alabilir.

 

Mevcut dış politika paradigmasını Avrupa bütünleşmesi ile benzer görenlerin analizlerini eksik bırakan temel noktanın da bu olduğunu söylemek gerekir. Zira Avrupa, ekonomik bütünleşme yoluyla siyasal sorunların üstesinden gelirken, meselenin güvenlik boyutunu NATO’ya devretmiş, bütünleşmeye giren ülkeler hem birbirlerine hem de dünyanın geri kalanına karşı güvenlik sorunlarını NATO, dolayısıyla, ABD vasıtasıyla çözmüşlerdi. Bu nedenle ekonomik bütünleşme, benzetme yerindeyse, ‘cam bir fanus’ içinde gerçekleşmişti. Tabi ki bu durum, ekonomiyi bir araç olarak kullanmaktan vazgeçmenin gerekçesi olamaz. Dikkat edilmesi gereken nokta, ekonomik etkileşimin nefes alabileceği bölgesel güvenlik çemberinin nasıl sağlanabileceğine dair daha kapsamlı ve entegre bir strateji üzerine daha fazla kafa yormak olmalıdır.

 

 

Kapsamlı Sanayi Politikasının Eksikliği

 

Yeni dönem Türk dış politikasının kurucu unsurlarından olan ‘ticaret devleti’ yaklaşımında diğer önemli kısıt, Türk ekonomisinin kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesinde dönüşmüyor olduğu gerçeğidir. Bu kapsamda iki boyut ön plana çıkıyor. İlk olarak, Türk ekonomisinde sanayinin rekabet edebilme kapasitesi açısından önemli sorunlar bulunuyor. Son on yılda devletin, araştırma-geliştirme (AR-GE) faaliyetlerine görmezden gelinemeyecek hacimde yatırımlar yaptığı bir vakadır. Örneğin, AR-GE faaliyetleri için yapılan harcamalar 2002 yılında 3 milyar dolar iken, bu oran 2008 sonunda 7,1 milyar dolara yükseldi. Ayrıca, kişi başına düşen AR-GE harcaması satın alma gücü paritesine göre 46 dolardan 122 dolara çıktı. Bu süreç içerisinde tam zamanlı AR-GE araştırmacısı 27.000’den yaklaşık 70.000’e, bilimsel yayın sayısı ise 10.300’den 24.914’e yükseldi.

 

Şüphesiz bu gelişmeler, küresel düzlemde daha rekabetçi bir sanayinin oluşmasına olumlu katkılar sağladı. Ancak, buna rağmen, Türkiye’nin sanayi alt yapısı ve ihracat potansiyeli yüksek teknolojili ürünlerle uluslararası arenada Türk dış politikasının ‘pratik eli’ olacak seviyeyi yakalayabilmiş değildir. Örneğin, ihracatımız içinde ileri teknoloji ürünlerinin oranı sadece % 2-3’ler seviyesinde. Bu oran, Malezya’da % 55, Güney Kore’de % 32 ve Çin’de % 31’dir. Türkiye küresel rekabet indeksinde 133 ülke içinde yalnızca 61. sırada yer alıyor.

 

Türk dış politikasında ekonominin sürdürülebilir bir etkinlik vasıtası haline tam anlamıyla dönüştürülebilmesi için sadece ticaret hacminin artışı yeterli olamaz. Dünyanın ekonomik jeopolitiğinin yeniden şekillendiği şu dönemde, Türkiye’nin de ekonomik ilişkilerinde yüksek teknolojili, yani kolaylıkla ikame edilemeyecek ürünler marifetiyle politik nüfuzunu desteklemesi kaçınılmaz. Bu kapsamda karşımıza sanayi politikasına ilişkin ikinci önemli boyut çıkıyor: Ülkelere göre kilit sektörler belirlemek. Dış politika yorumu yapan uluslararası ilişkiler nosyonuna sahip pek çok analist, genelde şunu dile getiriyor: “Türkiye dünyanın her tarafına her türlü malı hem kaliteli hem de ucuza satıyor. Zaten Türkiye’nin dış politikadaki etkinliğinin önemli bir boyutunu Türk müteşebbislerinin dünyanın her tarafına yayılan girişimciliği oluşturuyor.” Bu ifadeler makro planda haklılık payı içermekle birlikte mevcut durumun abartılması halinde önemli sıkıntılar doğurabilir. Zira ne Türkiye dünyanın her tarafına “kaliteli” malı “ucuza” satıyor, ne de böyle bir anlayış doğru bir stratejiye işaret ediyor. Mevcut konjonktürde, Türk müteşebbislerin girişimciliğinin daha çok ‘parmak kuralı’na göre işlediğini, kapsamlı bir devlet stratejisinin sürekli desteğini alan yatırım ve endüstriyel dönüşüm politikasının ürünü olmadığını belirtmek gerekir. Diğer bir deyişle yurtdışında yatırım yapan iş adamları, diğer birçok ‘ticaret devletinde’ olduğuna benzer şekilde, arkasında sistematik bir devlet stratejisini, müzakere masasında ise diplomasi kurmaylarını görememektedirler. Latin Amerika’da kapsamlı başarılara imza atmış İspanyol iş adamları, Brezilya, Arjantin, Meksika gibi ülkelerde yatırım yaparken, başta kral Juan Carlos olmak üzere, birçok dışişleri mensubunu yedeğine almıştı. Benzer şekilde yatırımlar, dış politika hedefleriyle entegre kapsamlı bir sanayi politikasının parçası olarak gerçekleştirilmişti. Türkiye’nin yeni dönemde önemli kısıtlarından birini, Türk girişimcilerin yatırımlarının ülkelere göre belirlenmiş ve öncelik sıralaması yapılmış bir stratejinin ürünü olmayışı oluşturmaktadır.

 

Yukarıda bahsedilen türden kapsamlı bir stratejinin oluşturulamamasının iki boyutu bulunuyor. Birincisi, Türkiye’de ‘devlet-özel sektör’ ilişkileri yeterince kurumsallaşmış ve diyalog temelli değildir. Ayşe Buğra’nın yerinde tespitiyle, uzun yıllar, özel sektörü her an zapturapt altında tutulacak bir yapı olarak gören devlet, iş adamlarını fikir alışverişi yapılacak aktörler olarak ciddiye almamış; özel sektör de devlet içindeki kliklere dayanarak kısa vadeli kişisel ikbali ve rantiye yollu servet birikimini öncelemiştir. Bu durumda daha rekabetçi bir ekonomik yapı ve bu yapıya dayanan daha aktif bir dış politika tesis etmek adına kurumsallaşmış istişare kanalları tesis edilemedi. Bu yapısal sıkıntı, her ne kadar AB reformlarının da etkisiyle bir nebze giderilebilmişse de, ‘ticaret devleti’ anlayışına uygun bir kurumsal istişare mekanizması halen daha ortalarda gözükmüyor. Yeni dönem Türk dış politikasının ekonomiyi ‘pratik el’ olarak yedeğine alabilmesi için özel sektörün sürece dâhil edilmesi, yapılan yatırımların da karşılıklı istişareye dayanarak gerçekleştirilmesi hayati önemde olacaktır.

 

Türkiye’nin kapsamlı bir strateji oluşturamamasının ikinci boyutunu ise ‘özel sektör-özel sektör’ ilişkilerindeki sorunlar oluşturuyor. Bilindiği gibi Türkiye’de iş adamları örgütleri birbirleriyle iletişim kurmak konusunda oldukça isteksiz. Örneğin TÜSİAD ile MÜSİAD ancak geçtiğimiz sene bir araya gelebilmiştir. Oysa TÜSİAD 1971’de MÜSİAD ise 1990’da kurulmuştu. Benzer şekilde, dış ticarete ilişkin politika oluşturulmasında TUSKON ile TİM arasında son dönemde yaşanan gerginlikler de herkesin malumu.

 

Dünyanın her yerinde iş adamları örgütleri, yani değişik sermaye fraksiyonları, birbirleriyle rekabet halindedir. Ancak ‘ticaret devleti’ karakterini haiz devletlerde bu rekabeti dizginleyen ‘asgari müşterekler’ ve ‘ortak hedefler’ bulunur. Türkiye’de bu tarz maddi vasatlar bir türlü oluşturulamamış, devletin ilgili bürokrasisi ve bu arada dışişleri de ‘özel sektör-devlet-özel sektör’ arasındaki istişari mekanizmanın tesisi açısından kayda değer bir strateji geliştirememiştir.

 

Sanayi ve dış ticaret politikasına ilişkin kapsamlı stratejinin oluşturulamaması, yansımasını Türk dış politikasının etkinlik havzasının kısıtlanmasında buluyor. Bu açıdan bakıldığında, Davutoğlu’nun tabir ettiği ‘ritmik diplomasinin’ ‘ticaret devleti’ perspektifinden yeterince ‘ritmik’ ve ‘kurumsallaşmış’ olduğunu söylemek zor. Önümüzdeki yıllarda, bu eksiklik, başta Ortadoğu olmak üzere Türkiye’nin etkinlik havzasını genişlettiği yeni coğrafyalarda varlığını daha da hissettirebilir. Zira ne kadar artarsa artsın, bu coğrafyalardaki Türk yatırımları ve ticaret firmaları ‘kalıcılık’ ve ‘sürdürülebilirlik’ riskleri noktasında açık hedef durumunda.

 

 

Yeni Dünya ile Artan Ticaretin Bağımlı Yapısı

 

Türk dış politikasında ekonominin ‘pratik el’ olarak işlev görmesinin üçüncü kısıtını ise küresel ekonomik sistemde ön plana çıkan devletlerle ticari ilişkilerinde, Türkiye’nin hızla artan asimetrik bağımlılığı oluşturuyor. Türkiye, yeni dönemde, sadece ‘kimlik’ ya da ‘güvenlik’ algısındaki değişim nedeniyle değil, maddi önceliklerinde değişim sayesinde de civar coğrafyasına ve yükselişte olan piyasalara odaklanmış durumda. Fakat bu odaklanmanın yukarıda bahsedilen ilk iki kısıtın da etkisiyle ciddi ekonomik riskleri beraberinde getirdiğini belirtmek gerekir. Zira Türkiye’nin mezkûr coğrafya ile ticari ilişkileri hızla artmakla birlikte, bu gelişme eşitler arası ilişki olmaktan ziyade asimetrik bağımlılık yaratan bir mahiyet gösteriyor.

 

Türkiye’nin son on yılda ticaretini katladığı ülkeler olan Rusya, İran, Hindistan ve Çin ile ilişkilerini analiz etmek durumu daha açık hale getirebilir. Bu ülkelerle olan ticaret hacmi 2002’de 8,5 milyar dolardan, 2010’da 60,3 milyar dolara yükseldi. Ancak Türkiye, bu süreçte ihracatını arttırarak ticaret dengesini iyileştirmeyi başaramadı. Örneğin bu dört ülke ile ticari ilişkimizde, ihracatın ithalatı karşılama oranı sadece % 18,5 seviyesinde. Bir başka deyişle, Türkiye, son on yılda bu ülkelerden 284 milyar dolarlık mal alırken, sadece 52 milyar dolarlık mal satabildi. Yani Türkiye, bu coğrafya ile ticaretini hızla arttırmakla birlikte, esasında artan Türkiye’nin bu ülkelerden yaptığı ithalat. Bu da, Türkiye’nin yeni yükselen güçlere karşı ‘asimetrik bağımlılığının’ artıyor olması demek.

 

Ticari ilişkilerin karşılıklı denge esasına göre gelişmemesi, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin söz konusu devletlere karşı dış politika stratejilerinde manevra alanının daralmasına ve ‘düzen kurucu aktör’ potansiyelinin zayıflamasına neden olacağı izahtan varestedir. Bu nedenle, bu yazıda belirtilen üç kısıt üzerine kapsamlı analizlerin yapılması ve hayata geçirilen stratejilerin Türk dış politikasının genel hedefleriyle uyumlu bir kalıba sokulması, Türkiye’nin ‘merkez ülke’ ve ‘düzen kurucu aktör’ iddiasını pekiştirecektir. Aksi durumda ise, kulağa hoş gelen bu benzetmeler retorik seviyesinde kalacak, Türkiye tarihin makas değiştirdiği önemli bir dönemde proaktif dış politikanın gerektirdiği ekonomik alt yapıyı tesis edemeden ‘yeni düzene’ arzu etmediği bir şekilde entegre olacaktır.

 

 

 

Genel Bir Bilanço Analizi

 

2000’li yıllardaki Türk dış politikası, ekonomik temelli dış politika stratejisinin Türkiye’deki mimarı olan Turgut Özal döneminden belli noktalarda kesin çizgilerle ayrılıyor. Her şeyden önce Özal döneminde, dış politikaya payanda olabilecek bir ekonomik altyapı Türkiye’de henüz mevcut değildi. Dahası Türk işadamlarının ufku küreselleşmenin çizdiği yeni sınırlarla örtüşmüyor, ‘ithal ikamecilik’ zihin dünyalarında ve operasyonel reflekslerinde hayatiyetini sürdürüyordu. Her şeyden önemlisi, iç siyasi ve ekonomik yapı, istikrardan oldukça uzaktı.

 

Ülkenin siyaseten darbelerle, ekonomik açıdan da krizlerle boğuştuğu bir ortamda, şüphe yok ki, iş adamlarından on yıllık sermaye birikim stratejileri geliştirmesi, siyasi elitten ise bu stratejileri devlet politikasının bütüncül bir parçası haline getirmesi beklenemezdi. Bu süreçte, doğal olarak, ‘rant kollayıcı’ ekonomik elit ve ‘iktidar olmakla muktedir olmak’ arasında bocalayan bir siyasi elit başat aktörlerdi. Ancak Özal dönemi, yeni bir sermaye sınıfının ortaya çıkmasını mümkün kılan politikalarıyla bugünkü ‘ticari devlet’ zihniyetinin temelini atmış oldu. Bu nedenle, 2000’li yıllarda ekonominin Türk dış politikasında ‘pratik el’ haline gelmesini mümkün kılan ikinci önemli gelişmeyi Anadolu sermayesinin yükselişi olarak belirtmek gerekir. Yazı boyunca belirtildiği gibi Anadolu sermayesinin yükselişi, ekonomik ve ticari açıdan tek bir havzaya işaret eden Ortadoğu ve Türkiye pazarlarını, Anadolu sermayesi marifetiyle birbirine bağladı. Anadolu’nun doğal uzantısı olan bu pazarlar, benzer kültürel kodlara sahip ekonomik aktörlerin daha yoğun ilişkisi sayesinde ‘yakındaki uzaklar’ olmaktan çıkarak Türkiye’nin ekonomik hinterlandına dönüşmeye başladı. Bu kanallardan sermaye biriktiren Anadolu kaplanları ise siyaset mekanizması üzerinde daha aktif bir Ortadoğu ve Asya politikası tesis edilmesini sağladı. Bu nedenle de yeni dönem dış politikasının sadece ‘kimlik’ ya da ‘güvenlik’ boyutuna indirilemeyeceğini belirtmek gerekir.

 

Esasında gerçekleşen, eşyanın tabiatına uygun olarak, maddi çıkarlara uygun bir dış politikanın formulüze ediliyor olduğudur. Bu açıdan bakıldığında ‘ideolojik’ olmak bir yana, hiç olmadığı kadar ‘rasyonel’ bir dış politika paradigmasının benimsendiği dahi söylenebilir.

 

Ancak ekonomik rasyonaliteye dayanan yeni dış politika paradigmasının sınırları var. İlk olarak ekonominin dilini hâkim kılmak için gereken ‘asgari güvenlik’ dahi Türkiye’nin etkinlik havzasında zaman zaman sağlanamayabiliyor. İkinci olarak, Türkiye’nin dış ticaret hamlesi büyük oranda ‘amatör müteşebbis ruhların el yordamıyla desteklenmesi’ şeklinde bir görüntü oluşturuyor. Ülkesel ve bölgesel bazda rekabette üstünlük alanlarının belirlenmesi, bu alanlarda Türk girişimcilerin sistematik bir devlet desteği altında hareket etmesi gibi bir durum söz konusu değil. Ayrıca bu tarz bir kurumsal işbirliği mekanizmasını hayata geçirecek ‘devlet-özel sektör’, ‘özel sektör-özel sektör’ ve ‘özel sektör-devlet-özel sektör’ istişaresi de inşa edilemedi. Tam tersine toplumsal kutuplaşmaya çabucak angaje olan sermaye sınıflarını görüyoruz. Son olarak ise, ilk iki kısıt nedeniyle, yükselen aktörlere karşı daha da kesifleşen bir asimetrik bağımlılık mekanizmasının işliyor olduğu görülüyor.

 

Sonuç olarak, yukarıdaki kısıtların da rasyonel bir strateji çerçevesinde çözüme kavuşturulması halinde yeni dönem Türk dış politikası asıl özgünlüğüne kavuşabilecektir. Dahası alanda elde edilen somut kazanımlar, ekonominin ‘pratik el’ olarak sorun çözme kapasitesini daha da arttıracak, Türkiye’nin ‘merkez ülke’ olma hedefi ekonomik zeminde karşılığını ancak o zaman bulacaktır.

 

 
Bookmark and Share
 
ANALİST ARŞİV
ABONELİK
DİJİTAL SAYI
E-BÜLTEN
DİĞER USAK YAYINLARI
     
 
 
 
 
 
 
ANALİST İçindekiler Bölgeler Arşiv Linkler
 
Uluslararası Stratejik
Araştırmalar Kurumu
USAK , Ayten Sokağı , No : 21
Mebusevleri , Tandoğan , ANKARA
Tel : 0312 212 28 86
Mail : yayinevi@usak.org.tr
 
 
Köşe Yazısı
Kapak Konusu
Bölge Analizleri
Mülakat
Afrika
Amerika
Asya Pasifik
Avrasya
Avrupa
Orta Doğu
Türkiye
2011
2012
2013
Journal of Turkish Weekly
USAK
USAK ANALİST
D&R
NetKitap
Idefix
Kitap Yurdu